Anayasa Değişikliği: Kral Çıplak Geziyor, Hâlâ!

 

Nisan’da gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte Hükümet, yeni bir anayasa değişikliğini de toplumun onayına sunmak için çalışmalarını hızlandırmış durumda. 

Kamuoyu son zamanlarda yaşanan gelişmelerin yankılarını tartışa dursun, toplumun çok da gündemine getirilmeyen ve tartışılmayan bir anayasa değişiklik paketi ile karşı karşıyayız. Seçim yaklaştıkça bu konuda yapılan çalışmalar da hızlanmış durumda. Meclis Komisyon’unda da anayasada değişikliğe gidilecek maddeler konusunda belli ki bir uzlaşı yakalanmışa benziyor ve bu konuda çalışmalar neredeyse bitme aşamasında. Sonrasında da bu değişiklik önerileri meclis gündemine gelecek.

Hükümetin bu anayasa değişiklik önerilerinde neler var? 

Sadece yargıya ilişkin olan ve iki başlıkta toplanabilecek değişiklik önerileri şunlar:

Birincisi Yüksek Mahkeme Yargıçlarının emeklilik yaşı olan 65 yaşını 68’e ve Kaza Mahkemesi Başkanlarının emeklilik yaşını ise 60’tan 65’e yükseltmek.

İkincisi ise Yüksek Mahkeme’ye adli ve idari meselelerde verilen hükümleri yeniden ele alacak ve bunlar arasında bir uyuşmazlık varsa bir nevi içtihat birleştirme veya uyuşmazlığı karara bağlama/çözme mekanizması kuracak yeni bir adli yetki vermek. Bunun yanında Yüksek Mahkeme’nin yargıç sayısını da 8’den iki katına yani 16’ya çıkarmak.

Anayasa değişiklik önerisi bunlardan ibaret.

Başbakan Tatar’ın yaptığı açıklamaya göre bu değişikliklerin amacı Yüksek Mahkemede yaşanan tıkanıklığı ve yoğunluğu aşmak, mahkemelerin daha verimli çalışmasını sağlamak.

Mahkemede her gün koridorlarda davalara yetişmek için uğraşan, salonlarda binlerce dosya ile can hıraş mücadele eden, neredeyse gün be gün çöken yargıç odaları, artık günün ihtiyaçlarına cevap veremeyen ve müze haline dönmeyi hak eden tarihi binaları ile yargı bu anayasa değişikliği ile rahatlayacak!

Mahkemelerde gayri insani koşullarda tutulan tutukluları, poliste yattıkları taş yatakları, Meclis raporlarıyla, Mahkeme kararlarıyla insanlara işkence yapıldığı gün yüzüne çıkmışken, evet bu değişikliklerle yargı daha işlevsel hale gelecek!

Bunlar çok “dış” sorun kaldıysa o zaman daha “iç” sorunlara dair sorular soralım:

Acaba Yüksek Mahkeme’nin davaları hızlı bitirmemesinin sebebi “bitirecek” vakti ve olanakları olmadığı için mi?

Örneğin bugün bir istinaf başvurusunda bulunduğunuzda sadece dosya üzerinden inceleme yapan ve tanık dinlemeyen Yüksek Mahkeme’nin bu davaları alt mahkemenin “tecrübesiz” yargıcından daha geç bitirmesinin sebebi emeklilik yaşı mı?

Ya da sorun sadece Yüksek Mahkeme’nin yoğunluğu mu? 

Örneğin Anayasa değişikliği yapıldığında bu durumda şimdiki Kaza Mahkemesi Başkanlarının neredeyse tümü Yüksek Mahkeme’ye atanmış olacaklar. Bu durumda daha yargıçlığa yeni atanan kişiler Kaza Mahkemelerine başkan mı olacaklar? Şöyle düşünelim, şu anki en genç Kaza Mahkemesi Başkanları henüz 40 yaşını doldurmadı. Bu yargıçların tümü kaza mahkemelerinde deneyim kazanmadan nasıl 28 yıl Yüksek Mahkemede görev yapacaklar?

Bunlar ortaya çıkan sorular.

Ancak bilinmelidir ki, bugün yargının en büyük sorunu Yüksek Mahkemede davaların erken sonuçlanmaması veya oradaki yargıçların emeklilik yaşı değildir. 

En büyük sorun maalesef vatandaşların uğradığı yargı sistemi içindeki çifte standart ve bununla beraber etkin ve çağdaş bir yargı sisteminin olmamasıdır.

Suça itilmiş çocukların nasıl yargılandığını falan anlatmayacağım, başka bir örnek vereceğim:

Örneğin bütün hukukçuların bildiği gibi, Ağır Ceza Mahkemesi’nde kimin yargılanacağına Başsavcılığın karar vermesi, aynı suçtan birileri kaza mahkemesinde yargılanırken, başkalarının ağır ceza mahkemesinde yargılanmasıdır. Aynı suçlara farklı mahkemelerde, farklı yargı yerlerinde, farklı uygulamalarla, farklı cezalar verilmesidir. Çifte standart budur. Buradaki sıkıntı mevzuattan kaynaklanıyor. Ve bu durum, Başsavcılık kurumunun istediğinde keyfi hareket etmesinin önünü açarak vatandaşların adalete olan inancını ve güvenini sarsmasına yol açıyor.

Yargı bir bütündür ve sütunların birindeki çatlak bütün adalet sistemini geri dönülmez biçimde derinden etkiler.

Meclis anayasa değişikliğinde yargıçların emeklilik yaşları için düzenleme yapmakla vakit kaybedeceğine, sistemin pratiğinde yaşanan ciddi sıkıntıların çok temel bazı yasal düzenlemelerle aşılabileceğini görmeli ve bunları düzeltme yoluna gitmelidir.

Bu kadar sorun varken bunların görülemiyor olmasının sebebi nedir? Belki de kurulu düzenin devamını isteyenler bu sorunları görmek istemiyorlardır. Değil mi?

Yoksa “kör kör parmağım gözüne” bu kadar açık sorunların konuşulmamasının sebebi başka bir şey olamaz.

Gerek Yüksek Mahkemedeki yoğunluğu, gerek Başsavcılığın yargı içinde yarattığı sıkıntıları, polisteki ayyuka çıkan adaletsizlikleri aşmak için kolaylıkla yapılabilecek o kadar basit değişiklikler var ki, bunlar neden yapılmıyor da yargıçların emeklilik yaşının yükseltilmesi amacıyla anayasa değişikliği için vakit kaybediliyor, anlam veremiyorum.

Gerçi yaratılan kurulu düzenin, herkesin bekçilik rolünü en iyi şekilde yapması üzerinde şekillendiğini düşündükçe ve ne Meclis’te halkın içinde olmayan, ne de Kristal Kalelerde oturup aşağıya bakanların derdinin toplumun derdi olmadığını da anladığımızda bu yaşananlar çok da anlamsız gelmiyor.

Kral çıplak gezerken, şimdilik siz yaş 65 mi olsun 68 mi olsun bununla topluma vakit kaybettirmeye devam edin.

24 Şubat 2020 - Yenidüzen Gazetesi

Kral çıplak gezerken, şimdilik siz yaş 65 mi olsun 68 mi olsun bununla topluma vakit kaybettirmeye devam edin.

Ancak bilinmelidir ki, bugün yargının en büyük sorunu Yüksek Mahkemede davaların erken sonuçlanmaması veya oradaki yargıçların emeklilik yaşı değildir. 

En büyük sorun maalesef vatandaşların uğradığı yargı sistemi içindeki çifte standart ve bununla beraber etkin ve çağdaş bir yargı sisteminin olmamasıdır.

Kamuoyu son zamanlarda yaşanan gelişmelerin yankılarını tartışa dursun, toplumun çok da gündemine getirilmeyen ve tartışılmayan bir anayasa değişiklik paketi ile karşı karşıyayız. Seçim yaklaştıkça bu konuda yapılan çalışmalar da hızlanmış durumda.

Statükonun Adayı Ersin Tatar

Başka nasıl özetlenebilir ki? 

Ersin Tatar bu kurulu düzenin, bu çürümüş, çökmüş, hangi tarafından tutsanız elinize kalan koskocaman bir yalanın adayı değil de nedir? 

Statükonun Adayı Ersin Tatar

 

Başka nasıl özetlenebilir ki? 

Ersin Tatar bu kurulu düzenin, bu çürümüş, çökmüş, hangi tarafından tutsanız elinize kalan koskocaman bir yalanın adayı değil de nedir? 

Ersin Tatar nihayet geçtiğimiz hafta büyük ortağı olduğu koalisyonun diğer “bağımsız” adayı Kudret Özersay gibi kendisinin de seçime katılacağını, UBP’nin 2020 Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıkladı. 

Coşkulu ve bol alkışlı bir parti meclisi toplantısında “Federal temelde anlayış ile bazı makamlar kilitlenip kalmış ve cesaretle adım atamamıştır. Gazamız mübarek olsun” diyerek karşıt durduğu zemini de ifade etti. Bir de anlaşılması zor, Türkçe açısından oldukça sıkıntılı beyanatları var. Şimdi onları buraya alıntılayarak vakit kaybetmeyelim.

 

UBP KKTC’yi 25 yıldır yönetiyor. Yaklaşık 11 yıl da muhalefette kalmış. 

Bu kurulu düzene, statüko dediğimiz ve her birimizi derinden etkileyen, kendi nüfusundan çok daha fazlasını göç yollarına düşüren bu sistemsizliğe en büyük harcı UBP atmış.

Rauf Denktaş tarafından 11 Ekim 1975’te kurulan UBP’nin gerek Federe Devlet döneminde gerekse de KKTC kurulduktan sonra bu rejime sıkı sıkıya sarılmış olması, adeta devletin her kademesini bir ağ gibi sarmış olması UBP’ye seçimlerde her daim oy olarak geri döndü. Ganimetin bitmek bilmeyen paylaşımı...

 

UBP’nin yıllardır federal temelde bir anlaşmaya karşıt olan duruşunu, çözümden anladığının halen KKTC’nin devamlılığı, statükoya sıkı sıkı sarılmak ve Türkiye ile alt-üst ilişkisi içinde biat etmek olduğunu biliyoruz elbet. Bu politikaların yıllarca hiçbir şekilde sarsılmadan halen dillendiriliyor oluşu ve UBP’nin bu politika ile nasıl halen oy alabildiği de KKTC’nin nev-i şahsına münhasır garabetleriyle yakından bağlantılı. Öyle bir düzen kuruldu ki UBP her seçimde tabanını neredeyse her zaman koruyarak belli oranda seçmenin temsilini kazanıyor. 

UBP’nin derdi bu ülke mi gerçekten? Özellikle son İmar Planı tartışmalarında çok açık şekilde görüldüğü gibi UBP için KKTC’nin doğru gelişmesi veya kalkınması dert değil. Önemli olan kendi seçmeni olan bazı sermaye odaklarını memnun etmek, onların kendi arkasını sıvazladığı gibi, iktidarda olduğu dönemlerde de hukuk dışı olsa da rantın ağzını açık tutmak, kendi sermayesini beslemek, karşılığında da makam ve mevkilerin anahtarı olan seçimlerde oy kapmak. 

Bu böyle olmasaydı, 25 yıllık KKTC iktidarında ülkenin geldiği hal böyle olur muydu? TC yardımlarının, ekonomik dayatmaların karşılığı bu olur muydu örneğin? Verilen paraların nerelere harcandığı, kimlerin adlarının rüşvet iddialarına karıştığı, hesabı verilemeyen bankalardaki bazı milletvekillerinin mevduatları... Özgürgün olayı halen tartışılıyor. Dokunulmazlığı kaldırıldı ve yargılanmayı bekliyor. Sonunda elbet Yargı kararını verecektir. Ancak bugün hepimiz biliyoruz ki, hangi kirli hesabı kaşısanız altından siyasi derin ilişkiler çıkıyor. Hem de bol bayraklı, bol vatan millet vesvesesi içinde.

 

Bugün bu kurulu düzen dökülüyorsa, bu ekonomik yapı halen TC’ye bağımlı ise ve  bunca yıl “KKTC’nin bağımsızlığı” için bir arşın yol katedilmediyse, bu UBP zihniyetinin mirasıdır. Geriye kalan 11 yılda hükümet olanları elbette unutmuyoruz. Ancak solun hükümet olmasının iktidar olduğunuz anlamına gelmediği bu ada yarısında UBP’nin Türkiye’deki odaklarla yakınlığını da hesaba katarsak, kat be kat bu düzenin çarpık inşaasına başrol oynadığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Usanmadan, bıkmadan yıllardır KKTC’nin ilelebet yaşayacağı, bağımsız ve egemen olduğu gibi yalan ifadelerle izlenilen ve nihayetinde çöken bir politikayı halen devam ettiren bir UBP liderliği var. 

Yıllardır oy devşirmek, insanların acıları üzerinden makam mevki sahibi olmak için kullanılan kan ve nefret dili bu düzenin kolektif belleğinde onarılması zor yaralar açtı. Ekonomik liberal deseniz izledikleri kapalı ve tecrit edilmiş siyasetle mümkün olmayan, liberal özgürlüklerin hiçbirini savunmayan, muhafazakar deseniz arş-ı alayı aşan şatafatlı hayatlarıyla uyumsuzluk gösteren bir parti politikası görürsünüz. 

Ülkede liberal politikaların temsilcilerinin en önemli hedefinin ambargoların kalkması ve adanın ekonomik kalkınma için birleşmesini savunmaları gerekirken, bunun tam tersine UBP statükonun devamlılığını savunuyor. Çünkü kendileri de çok iyi biliyor. Bu ada yarısının dünya ile entegre olması demek UBP politikalarının sığınacağı bir milliyetçi dilin, etnik temelli siyasetin çökmesi ve çözülmesi demektir.

 

Kıbrıslı Türkler toplum liderliğini, Tatar’ın ve genelde UBP zihniyetinin Türkiye’nin alt yönetimi olmayı evetleyen, federal çatıdaki eşit egemenlik yapısında ise olumsuzlayan ikiyüzlü egemenlik anlayışına, KKTC’nin özgür ve bağımsız bir devlet olduğunu iddia ederek Merkez Bankası’nın bile hükümet olduğu 25 yılda iktidarını ele geçiremeyen sahte özgürlük söylemine, kurulu düzenin içinde gençleri göç yollarında tüketen tutarsız ve rant odaklı politikalarına teslim etmemeliler.

 

Başbakan olduğu dönemde ülkeye düşen füzeden sabah uyandığında haberi olan, her sabah erken saatlerde Twitter hesabından köpekleriyle günaydın Kıbrıs mesajı atan, dağda yaptığı spor yürüyüşünü çekip paylaşan ve o gün ise bize yine günaydın mesajı atan Tatar’dan başkası değildi. Başbakan olarak yönettiği ülkeye füze düştüğünde “abartacak bişey yok” diyen, sorumluları açıklayamayan, bulmak için ise kılını kıpırdatmayan da Tatar’dı. 

Bir de hurma fotoğrafları var tabii. Onları es geçersek haksızlık etmiş oluruz.

 

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Afrika Gazetesi’ne saldıranlarla fotoğraf makinelerine bakarak gülümseyen, Meclis damına çıkanlara sus-pus olan, ifade özgürlüğünün karşısında duran, sansürcü ve bol matrak bir adayımız var.

Bu vesile ile “Başbakan Vakıf Malıdır” isimli yazımdaki temennileri de buradan aynen tekrarlıyorum. Statükonun adayı ile şimdilik gazamız mübarek olsun.

20 Ocak 2020 - Yenidüzen Gazetesi

UBP’nin derdi bu ülke mi gerçekten?

Özellikle son İmar Planı tartışmalarında çok açık şekilde görüldüğü gibi UBP için KKTC’nin doğru gelişmesi veya kalkınması dert değil. Önemli olan kendi seçmeni olan bazı sermaye odaklarını memnun etmek, onların kendi arkasını sıvazladığı gibi, iktidarda olduğu dönemlerde de hukuk dışı olsa da rantın ağzını açık tutmak, kendi sermayesini beslemek, karşılığında da makam ve mevkilerin anahtarı olan seçimlerde oy kapmak. 

Yoksa “bağımsız” aday olmanın başka ne anlamı vardır?

Partili bir kişi bağımsız olabilir mi?

Ya da şöyle soralım, bu seçmeni kandırmanın bir çeşit siyasi biçimi, yolu veya raconu mu?

Bağımsız” Özersay, İmarsızlar Düzeni ve Seçeneklerimiz

 

Sn.Kudret Özersay geçtiğimiz hafta içinde 2020 Cumhurbaşkanlığı seçiminde bağımsız aday olduğunu açıkladı.

Bağımsız olduğuna yönelik açıklaması elbette abesle iştigal. Halihazırda Halkın Partisi’nin Genel Başkanı olan bir kişi, yine hükümette Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapan, tüm bunları bir kenara bıraksak bile bir partiye üye olan ve o partinin programına imza atmış bir kişi nasıl bağımsız olabilir?

Her siyasi kavramın bile birbirine karıştığı bu ada yarısında Sn.Dışişleri Bakanı bu açıklamasının ardından derhal görevinden istifa etmeli, hatta parti başkanlığını bırakın, mecliste bile bir partinin milletvekili olarak görev almamalıdır.

Neden mi?

Çünkü öncelikle siyaseten bağımsız olmak herhangi bir siyasi parti ile “bağı olmamak” demektir. Siyasi partiler siyasi programları için halktan oy istiyorlarsa ve Sn.Özersay kurucusu olduğu partinin programı ile bir bağı olmadan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmak istiyorsa önce bu bağdan kurtulmalıdır.

Yoksa “bağımsız” aday olmanın başka ne anlamı vardır?

Partili bir kişi bağımsız olabilir mi?

Ya da şöyle soralım, bu seçmeni kandırmanın bir çeşit siyasi biçimi, yolu veya raconu mu?

Şimdi Sn.Özersay’ın bu işin raconu ile ilgileneceğini sanmıyorum, sonuçta kendisi siyasetin okulundan gelme. Eğer öyleyse, neden bu kandırmaca?

Aldatmaca neden?

Geçmişte olmadı mı? Örnekleri yok mu?

Elbette var. Ancak buradaki “bağımsızlık” siyasi düşüncenizin herkese yakın olması veya “yansızlık” değil. Buradaki “bağımsızlık” bir siyasi parti ile organik veya kurumsal bağlarınızın olmamasıdır. 

Sn.Özersay bu toplumun gündemine Toparlanıyoruz Hareketi ile geldi. Ondan önce kendisinin Sn. Tufan Erhürman kadar bir akademisyen kimliğiyle toplum nezdinde tanınırlığı yoktu. Ben şahsen hukukta doktora çalışması yapmaya kadar varan bir süreçte ve özellikle çalışma alanım özelde federalizm, genelde de anayasa ve idare hukuku iken, kendisini bir akademisyen kimliği ile değil, bir sivil toplum kuruluşunda etkin olarak çalışma yürüten bir gönüllü olarak tanıdım. 

Toparlanıyoruz Hareketi’nin yarattığı bence “güven”i arkasına alarak önce 2015 Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı, bu seçimde çok ciddi bir bireysel çıkış yaptı, sonrasında da Halkın Partisi’ni kurdu, onun başkanlığını üstlendi. 4’lü koalisyonun bir anda kamuoyunda hiçbir karşılığı olmayan yetersiz gerekçelerle dağılmasına sebep oldu, ardından da daha önce UBP ile asla aynı siyasi birliktelikte veya eksende olamayacaklarını söylemesine rağmen kalkıp UBP’yi iktidar koltuğuna oturttu. Diğer partili bakanlar en zorlu ve yıpratıcı görevleri üstlenirken kendisi hiçbir vasfı ve vatandaşa faydası olmayan bir bakanlıkta bakanlığına devam etti. Dün dündür bugün bugündür Sn.Özersay siyasi yolculuğuna devam ediyor.

Çünkü dün dündür, bugün bugündür.

Hem de artık daha keskin ve net bir çizgide. Halkın Partisi onun başkanlığında hiç olmadığı kadar bugün merkezden kopmuş, tamamen sağ seçmenden ve UBP tabanından oy almaya çalışan bir noktaya düşmüştür. Samimiyetle söylemek isterim ki, Halkın Partisi içindeki yeni siyasete atılan temiz insanların bu yolculukta varmaları gereken yol statükoya yeni neferler katmak olmamalıydı. Halkın Partisi, hem Sn.Özersay’ın bireysel hareketleri ile ciddi yara almıştır, hem de yine Özersay’ın doğrudan sağ seçmene hitap eden ve ne merkez seçmen ne de sol seçmen için bir çıkış yolu gösteren milliyetçi, klasik egemenlikçi yaklaşımları ile statükonun/KKTC’nin şu anki halinin siyasi partilerinden biri haline dönüşmesine sebep olmuştur. Dönüşümün önündeki en büyük takozu maalesef Halkın Partisi’ne kurucusu Sn.Özersay koymuştur.

***

İmar Planı tartışmaları sürerken, Başbakan’ın İmar Planı’nı Resmi Gazete’de yayınlamayacağı veya planı onaylamadığı yönündeki açıklaması aslında tam bir UBP zihniyeti. 

İmar Planı yürürlüğe girmedi çünkü,

bugüne kadar ranttan ekmek yiyenler ekmeği bölüşmek istemediler. İktidar biçimlerinin, ve o “biçim”in yarattığı organik ve feodal ilişkilerin bir birlerine muhtaçlığı dururken, bu “ganimeti sağaltım” keyfiyetini bir plana bağlamak istemediler.

Hukuka bağlı olunca rantın azalacağından korktular ya da veya hepsi, Mağusa ve İskele’deki bir kısım zümrenin tarlalarının, inşaatlarının zarar görmesini göze alamadılar. Rant oldukça büyük. O kadar büyük ki, kumlu araziler, bataklıklar üzerine, sağlam olmayan zemine apartmanlar dikenlerin memnuniyeti bir şekilde sağlanmalı, bundan oy devşiren kendilerine bu “göz yumma”nın bir “getirisi” olmalıdır.

İmar Planı Başbakan tarafından engellendi.

Çünkü plansız büyümek bu kurulu düzende rant peşinde koşanların yegane beslenme çantası.

Dert yurt olsa, oturulur alternatif üretilir, uygun bulunmayan noktalarda görüşmeler yapılır, neler sakıncalıysa koalisyon ortağı ile baş başa verilir, günün sonunda bu kriz yaratılmazdı. Ama, işte niyet önemli. 

***

Bu ülkede KKTC ile yaşayanlar bir tarafta, KKTC ile yok olanlar diğer tarafta.

Bir yol alın Lefkoşa’dan Güzelyurt’a.

Gördünüz mü hiç?

Sağınızda solunuzda Sanayi Bölgesi, fabrikalar, dükkanlar, imalathaneler, ileride, iç içe geçmiş “sanayi” bölgesi ile, kadınların satıldığı “kulüpler”, hani polisin kadınların pasaportlarına el koyduğu, gözetmenlik yaptığı ve devletin de görmemezlikten değil açıkça “göz kırpma” oyunu oynadığı şu binaların yanındaki küçük odaları?

Gördünüz mü bakın o küçük odaların yanındaki özel ilkokulu? İleride düğün salonu, hani hepsi bir arada, daha ileride bir de üniversite binası, yakında üniversiteli gençler bu “KKTC İmar Planı Şeysi” içinde eğitim görecekler, belki hukuk fakültesi açılır da tam olur üstelik, yanı başlarında üstelik dağda da asker var, ileride de asker var, Alayköy sırtlarında bildiğimiz KKTC harikası!

Ne ektikse onu biçiyoruz işte, imarsız bir ülkenin batağa düşmüş çocukluğu, gençliği ve geleceği arasında sıkışmışız.

Umarsız, bitmeye yüz tutmuş, kokuşmuşluğun körlük hali!

Tüm bunlar olurken ve yaşanırken her an, içimizde bir sızı oluşmuyorsa ne ala!


Bu seçimde seçmenin önünde yine iki seçenek var: 

Ya çözümden ve Birleşik Kıbrıs’tan yana taraf olanları, bu çirkef halini temizleyecek ve bizi çözümle buluşturacak siyasete oy vereceğiz,

ya da günün sonunda KKTC’nin geldiği bu son hali kabullenip, hızla yok olacağımız bir çözümsüzlük ortamının siyaset dilini kullanan adayları seçeceğiz.

İkinciyi seçecek olanlar,

Lefkoşa’dan Güzelyurt’a giderken ilk 10 kilometrede dikkatli ve yavaş kullansınlar. 

Çünkü, çok ara yollu, bol sapmalı, kafa karıştırıcı ve mide bulandırıcı bir manzara var.

Bu manzara uğruna, hakimiyeti daim, egemenliği bölünmez, devlet-i medeniyet içinde,

-hazır seyrüsefer de yok-, 

bertaraf olmasınlar.

13 Ocak 2020 - Yenidüzen Gazetesi

Sn.Özersay siyasi yolculuğuna devam ediyor.

Çünkü dün dündür, bugün bugündür.

Hem de artık daha keskin ve net bir çizgide. Halkın Partisi onun başkanlığında hiç olmadığı kadar bugün merkezden kopmuş, tamamen sağ seçmenden ve UBP tabanından oy almaya çalışan bir noktaya düşmüştür.

Bu seçimde seçmenin önünde yine iki seçenek var: 

Ya çözümden ve Birleşik Kıbrıs’tan yana taraf olanları, bu çirkef halini temizleyecek ve bizi çözümle buluşturacak siyasete oy vereceğiz,

ya da günün sonunda KKTC’nin geldiği bu son hali kabullenip, hızla yok olacağımız bir çözümsüzlük ortamının siyaset dilini kullanan adayları seçeceğiz.

©Last Edited 9.4.20